Padişahlar

Aşağa gitmek

kalp Padişahlar

Mesaj tarafından ecir Bir Paz Mart 29, 2009 1:43 am

YAVUZ SULTAN SELİM

'Yavuz' ve 'Selim' bir sultan

YAVUZ SULTAN SELİM’İN KAFTANI

Sekiz ay süren Mısır seferi sona ermiş, dönüş yolculuğu başlamıştır. Yavuz Sultan Selim dönüşte hocası Anadolu Kazaskeri İbn-i Kemal’in yanında bulunmaktadır. Hem yol almakta hem de hocasına merak ettiği meseleleri sorup onun ilminden faydalanmaktadır. Ordu ilerlerken bir ara çamurla kaplı bir sahadan geçilir. Bu arada hiç beklenmedik bir hadise olur ve Kemalpaşazade’nin atının ayağı sürçer. Yerden sıçrayan çamurlar Yavuz’un kaftanını kirletir. Herkesin yüreği ağzına gelmiş, ne olacağını birbirine sormaktadır. Büyük âlim Kemalpaşazade ise başını önüne eğmiş, endişeli gözlerle beklemektedir. Koca Yavuz, değerli hocasının edebi ve mahcubiyeti karşısında kızarır ve ilme ne kadar değer verdiğini anlatan şu sözleri söyler: “Hocam üzülmeyiniz! Sizin gibi bir âlimin atının ayağından sıçrayan çamur bizim için bir ziynettir.” Ve kaftanını çıkarıp yaverine uzatırken: “Vasiyetimdir, öldüğüm zaman bu kaftanı sandukamın üzerine sersinler!” diye emir buyurur. Gerçekten de ulu hakanın vasiyeti yerine getirilmiş ve sözü edilen kaftan Yavuz Sultan Selim’in sandukasını süslemiştir


YA SEN BİZİ KİMİNLE SANIRDIN?!

Hayatı muhteşem zaferlerle dolu olan Yavuz Sultan Selim, kısa fakat dolu dolu geçen hayatında küçük bir çıbana yenik düşer. Son anlarında yanında Hasan Can vardır. Yavuz, Hasan Can’a sorar:

- Hasan bu ne hâl?

- Şimdi ALLAH ile birlikte olma zamanıdır sultanım!

Cevap oldukça düşündürücüdür.

- Bre Hasan, sen bunca zamandır, bizi kiminle bilirdin?!

Yavuz Sultan Selim’in konuşmaya mecali kalmamıştır. Mushaf-ı Şerif’i işaret eder. Hasan Can güzel sesiyle Yasin-i Şerif’e başlar. Okumaya başlamasıyla yüzünde huzurun izleri halelenir. Sonra latif bir tebessüm yayılır etrafa. Koca Sultan belki de ilk kez böyle tebessüm eder dünyaya.


ÖNÜMÜZDE FAHR-İ KÂİNAT YÜRÜYOR!

Yavuz Sultan Selim, ordusuyla beraber Mısır seferine çıkmıştı. Mısır’ın merkezi Kahire’ye ulaşmak için Sina Çölü’nü geçmek gerekiyordu. Kurak ve çorak bu çölü geçmek neredeyse imkânsız gözüküyordu. Tüm bu olumsuzluklara rağmen Yavuz, Sina Çölü’nü ordusuyla geçmeye kararlıydı. Ordu içinde bunun imkânsız olduğunu söyleyenler olduysa da onları susturmasını bildi. Sina Çölü’nü geçerken yaşanan şu vaka ibretliktir:

Sina Çölü’nde yıllardan beri yağmur yağmamasının verdiği kuraklıkla, müthiş sıcaklık ve kum fırtınası vardır. Çölde ilerlerken Sultan Selim Han, bir ara atından iner. Sultanın ardından tüm devlet adamları da attan iner. Başta Sultan Selim Han ve tüm ordu, kurak ve çorak Sina Çölü’nde yayan yürümektedir. Ordu harap ve bîtab hâle gelmiştir. Fakat Yavuz, büyük bir edeb ve huşu içinde yürümeye devam etmektedir. Sebebi sorulunca; bütün heybet ve azametinden sıyrılıp, sükunet ve edeple şöyle der: “Önümüzde, Fahr-i Kâinat Resûlullah Efendimiz Hazreti Muhammed yürümükteyken, at üstünde gitmekten hayâ ederim!” Yavuz ve ordusu bir hafta gibi kısa bir sürede Sina Çölü’nü geçerek tarihte eşine az rastlanır bir başarıya imza atmışlardır
avatar
ecir
Üye
Üye

Kadın
Mesaj Sayısı : 196
Yaş : 43
sanal hayvan :
ruh hali :
Kayıt tarihi : 18/02/09

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

kalp Geri: Padişahlar

Mesaj tarafından ecir Bir Paz Mart 29, 2009 1:45 am

PARLAYAN KILIÇ

Venedik’ten bir elçi gelmiştir. Herkesin cihanı titreten padişahı görmek isteyip de göremediği bir devirdir. Elçi, Koca Sultan’la görüşüp ülkesine geri döner. Ülkedeki üst düzey yöneticiler başta olmak üzere herkes bu heybetli sultanın nasıl birisi olduğunu öğrenmek istemektedir. Elçiye cihan sultanı Yavuz’un nasıl birisi olduğunu sorarlar.

- Göremedim, der elçi. Merak ederler:

- Huzuruna girdiğin, yanına kadar vardığın hâlde nasıl göremedin?

Bunun üzerine elçi şu müthiş itirafta bulunmak zorunda kalır:

- Kılıcı öyle parlıyordu ki, yüzüne bakamadım.

Kısa sürede Venedik elçisinin bu sözleri Osmanlı Sultanı’nın da kulağına gelir ve haşmetli Sultan şunları söyler:

- Paşalarım, der. Osmanlı Devleti’nin kılıcı parladığı müddetçe zalimlerin boynu daima eğik gezecektir. Ama ALLAH korusun, bu kılıç ne zaman ki kınına girer de paslanmaya başlarsa, işte o zaman kafalar yavaş yavaş dikilir ve bir gün bize yukarıdan bakmaya başlarlar.


YAVUZ SULTAN SELİM

Osmanlı sultanlarının dokuzuncusudur. Amasya’da doğdu. Babası II. Bayezid padişah olduktan sonra Trabzon’a vali olarak tayin edildi. 1512’de babasının yerine tahta geçti. İlk seferini Safeviler üzerine yaptı. 1514’te Safevileri Çaldıran Savaşı’nda mağlup etti. İkinci seferini Memlüklülere yapan Yavuz Sultan Selim, onlara karşı Mercidabık ve Ridaniye zaferlerini kazandı. 30 Aralık 1517’de üç büyük din için de önemli olan Kudüs’ü fethetti. Daha sonra yönünü Batı’ya çeviren Yavuz, Batı seferine çıkacağı sırada şirpençe hastalığına yakalandı ve kısa bir süre sonra vefat etti. Naaşı kendi adıyla anılan Fatih’teki caminin avlusundaki türbededir


YAVUZ SULTAN SELİM


Babası: Sultan II. Bâyezid Han

Annesi: Aişe Sultan

Doğum Tarihi: 1470

Vefat Tarihi: 1520

Saltanat Müd.: 1512-1520

Türbesi: İ İstanbul Fath Yuvuz Selim Camii Yanı.



Tahta Geçişi

Sultan 2. Bayezid Altmış iki yaşına girdiğinde; Yeniçerile­rin arzularının Şehzade Selim'i, Selim-i evvel yâni 1. Selim olarak Devleti Aliyye'nin tahtına davet buyurmaları, ve Şeh­zadenin babasına red edilemeyecek şerait içindeki ısrarı Hazreti Bayezid-i Velî'nin tahtı saltanatı terki ve bir ay gibi kı­sa bir müddet sonra ahirete intikal etmesi Osmanlı Devletin­de yepyeni bir dönemin açılmasına vesile olmuştu.

Osmanlı tarihine dikkat edersek şunu görürüz ki; hafif tertib duraklamalar ileride yapılacak büyük olayların, kazanıla­cak zaferlerin ve fetihlerin hazırlık safhaları olduğuna kanaat getiririz. Bu kanaatimizi belki fazla afaki bulanlar olacaktır ammd şu misalle gözler önüne sermek isteriz. Şu anlarda ya­şı enaz kırk olan insanlar iyi hatırlarlarki Mehter Takımını İs­tanbul'un Fethi'nin beşyüzüncü yıldönümü olan 1953 sene­sinde ilk defa müşahede etmek imkânı elde edilmişti. Tek parti devrinin otoriteleri maziden olan her mirası kilit altına alması gibi Mehter ve takımı da bu kategoriye dahil etmişti. İşte 1953 senesi 29 Mayıs günü mehter Takimi'nın yürüyüşü­nü biraz tuhaf bulanlar çok olmuştu. Şöyle idi ki, hâlâ öyledir çünkü esasta da öyleymiş; iki adım atılıyor sonra bir duruş fakat o duruş öyle azametli ve karşısındaki insana korku ve­ren, dosta ise ne yapacağını bilen böyle yürür dedirtip güven veren bir yürüyüş tarzıdır. Bu yürüyüşe biraz dikkat edilirse atılan adımların o duruşlar anında hesaplandığı açıkça görü­lür. İşte Devleti Osmaniyye de böyle bir müddet durakladı mı bu yeni bir dönemin hazırlığı şeklinde neticelenmiştir.

Bavezid-i Velî devri, kendi safhaî hayatını verirken zirketti-riimiz sebebler yüzünden biraz duraklamalar geçirmişti. Taht-, Osmaniyi dolduran yeni Padişah genç demiyoruz çünkü 42 vasında idi. Cesaret, şecaat, kuvvet, maharet celâdet en mü­himi âümSere olan muhabbeti ile büyük işler yapacağının emarelerini taşıyordu.

Yavuz Sultan Selim, Hicrî 876/Milâdî 1470 yılında doğ­muştu. Saltanatı sekiz sene gibi çok kısa bir müddet devam etmiş fakat bu kadar kısa müddet içinde «Bu dünya bana dar geliyor»» diyecek kadar işleri hakikat kılmıştı.

Yavuz Sultan Selim tahta cülus ettiği zaman ağabeyi Kor-kud Sultan da Dersaadet'te bulunuyordu. Yavuz Sultan Selim «Ebul Hayr» namsyle anılan bu âlim Şehzade ağabeysinin ca­nına kıymadı. Ona sancak verip selâmetle sancağına gön­derdi. Saruhan sancağı Korkut Sultan'ın eski sancağı idi. Yi­ne orası ona verilmişti. Amasya sancağında ise Ahmed Sul-tan'a vazifesine devamı emir olunmuştu. Yavuz Selim'in oğiu Şehzade Süleyman kefe sancağından dersaadet'e davet edil­mişti.

Bu arada Şehzade Ahmed Sultan kardeşinin tahta çıkışını kabul etmediğini gösteren bir harekete girişmişti. Oğiu Alâ-eddin Suitanı Bursa'ya göndermiş şehri zapteden Şehzade Alâeddin Sultan, halka ağır vergiler yüklemişti., Bu haberi alan Hazreti Padişah ilk iş olarak Anadolu sahillerine yirmi-beş karakoldan müteşekkil bir donanmayı göndejrip onları devriye gezmekle vazifelendirdi. Böyle yapmasından ikinci bir Cem Sultan olayına imkân bırakmamaktı. Çünkü o aslan pençesi ile isyancıları perişan edeceğine îmanı tamdı. Ele geçiremezse bunun da Cem Sultan gibi Avrupa'ya sığınması devletin yeniden elinin kolunun bağlanmasını intaç ederdi. Bu tedbiri alan Sultan, Orduyu Hümayun'un başına geçib Bursa'ya yürürken oğlu Şehzade Süleyman'ı Dersaadet'te kayrnakam-ı saltanat olarak bırakmıştı. Alâeddin Sultan am­casının geldiğini görünce soluğu ta Malatya'nın Darendesin-de aldı. Padişahın, oğlunu kovaladığını duyan Şehzade Ah-med Sultan derhal Amasya'dan firar edip iki mahdumunu Şah İsmail'in yanına göndermişti.

Hazreti Yavuz Selim Amasya sancağını Davut Paşazade Mustafa Paşa'nın idaresine verip, kendisi Bursa'ya döndü. Artık durum anlaşılmış tahtı saltanat Ahmet Sultan tarafın­dan redde oğulları dahi bu işte vazife almışlardı. Yavuz Se­lim, Ahmed Sultan'in isyanına katılan çocuklarının beşini ce­zalandırmış ve Bursa'da bulunan İkinci Murad'ın türbesine defnettirmişti bile.

Şunu söylemek gerekiyor ki, Mizancı Murad Bey tarihî umumisinde her padişahın devrini an'atmaya başladığında o güne kadar idam edilen ne kadar şehzade varsa onları tekrar tekrar anlatır. Şüphesiz ki, bu idamları alkışlamak icab et­mez, fakat görüyoruz ki, devamlı bir isyan ve ayaklanmalar bu hanedan mensuplarından geliyor. Murad Bey söz konusu tarihini bildiğiniz gibi cennetmekân Abdülhamid Han zama­nında mahkûm olarak bulunduğu Rodos kalesinde yazmıştır.

Osmanlı Sultanlarına bu noktada yâni idamlar noktasında bîtaraf olarak değil de birtaraf olarak bakmasının rolü var mıdır acaba? Kendisi ve bir de her şeyi bilen âlemlerin rabbi bilir. Murad Bey üzerinde duruşumuz bu zatın cidden münev­ver ve cennetmekâna (Abdülhamid) olan bağlılığından dola­yıdır. Yoksa batı taassubunun bağlıları olanlara sözümüz yoktur. Onların vazifeleri bu muhterem insanlara diş bileyip hezeyan savurmaktır.





Çaldıran Meydan Muharebesi Ve Neticesi


Tarihler Hicrî 920/Milâdî 1514 yılını gösterirken Osmanlı Devleti Anadolu yakasında yaptığı muharebelerde Anadolu yakasında yaptığı muharebelerde Anadolu askerini sağ ce­naha Rumeli askerini sol cenaha alırdı. Eğer savaş Rumeü tarafında olursa bunun tersi yapılırdı. Sinan Paşa Anadolu Beylerbeyi olarak sağ cenahta, Rumeli Beylerbeyi Hasan Pa­şa sol cenahta, merkezde Zaferler Padişahı yer almaka bera­ber hemen önünde Hersek'li Ahmed Paşa ve Mustafa Paşalar yer almıştı.

Şah İsmail ise kendi ordusunun sağ cenahında yer almış böylece Rumeli askerînin karşısına düşmüştü. Diyarbakır hâ­kimi üstadı Mehmed Han'ı ve ileri gelen kumandanlarını kendi ordusunun sol cenahına merkeze ise kendisinin baş veziri olan Seyyid Abdülbaki efendi ve Meşhur Seyyîd Şerif-i Cürcani torunlarından Seyyid Şerif bulunuyordu.

Bayezid-i Velî Hazretlerinin geliştirmiş olduğu topçu birliği mükemmel bir şekilde tanzîm edilmiş ve Orduyu Hüma-yun'un önü alev ve ölüm püstürken sûnü bir duvarla örül­müştü sanki. İşte Şah İsmail iyi bir kumandan olmasına rağ­men kurbu nevafil sahibi Yavuz Sultan \Selim Hazretlerinin şüphesiz ki dünya işlerinde de ayarında değildi. Savaşı oniki saat sürmeden kaybetmesine vesile olacak hatayı işledi. Haddi zatında avantajlar Şah İsmail tarafında idi. Şöyle ki; Orduyu Hümayun 3000 km'lik bir yol kat etmiş, yorgun ve uzun müddet şia kuvvetlerini aramaktan bezgindi.

Şiî'ler üstelik kendi topraklarında bu savaşı yapıyorlardı. Şüphesiz ki bunlar büyük avantajlardı. Ayrıca moral bakı­mından da durumları iyi idi. Son yıllarda ki bu ondört senedir yaptıkları bütün savaşlarda galip gelmişlerdi. Büyük hata şu oldu. Şaha kumandanları dediler ki, bu toplar bize çok zarar verecek, bir tedbir almalıyız. Şah cevap verdi ki; o toplar-on­ların başına belâ olur.

Çünkü saldırıyı yandan yapacağız. Onlar o toplan binbir güçlükle çevirene kadar biz onların başlarını omuzlarından düşürürüz, dedi. Ve sağ cenahından Rumeli askerinin üzerine hücuma kalktı ve o zaman şaşırdı. Çünkü toplar o kadar kısa zamanda yön değiştirmişti ki ancak kendi dizginini çekmeye vakit bulabildi. Topçu kumandanı Aydın Paşa askerine ken­disi işaret vermedikçe ateş edilmiyecek diyerek tenbihte bu­lunmuştu.

Kızılbaş askeri topların tesir sahasına girince o yuvarlak ağızdan çıkan ateş gülleleri, Şah İsmail'in yalnız askerini ce­henneme göndermiyor kafasında düzdüğü hayallerin sonunu da ilân ediyordu. Şah İsmail'in askerleri ağır zırhlar içinde zor hareket ediyorlardı. Buna mukabil Osmanlı mücahidleri, Ehii Sünnet Ve'1-Cemaat İnançlıları, kendilerini Rabbine ısmarla­mış, pazulara kadar suvalı kolar, cepkenlerin göğüsleri açık pala savuruyorlar ve zırh ekleri arasındaki yerlere soktukları kılıçları düşmanının işini bitiriyordu. Hele bunlar yere bir düş­tü mü ayağa kalkmaları için yardım lâzımdı. Savaş meyda­nında o yardım kolay bulunur nesne değildir tabii...

Hava kararmadan bu savaş bitmiş, Şah İsmail mağlûp ve münhezîm olarak kaçabilmiş fakat harp meydanında taht ve tacının yanına hanımı Taçlı hatunu da bırakmıştı. Tebriz'e kaçan Şah İsmail zaferler padişahının orayı da alacağını bil­dirinden İran'ın iyice içlerine kaçmayı tercih ediyordu. Her iki taraftan kumandanlar seviyesinde çok kayıp vardı.

Sah İsmail'in Başveziri ölüler arasında idi. Osmanlı müca-hidlerinin şehidleri de az değildi. Rumeli Beylerbeyi Hasan Paşa bir okla vuruldu saffı harbin dışına çıkarıldığında ruhu teninden ayrılmış şehadet nasip olmuştu. Şah'ın karısının harp meydanında işi neydi denilebilir. Şöyle açıklamak iste­riz.

Şah İsmail ordusunun savaş alanından kaçmaması için herkesin hanımını savaşa getirirdi. Dolayısıyla kendi hanım­larından ikisini de bu savaşa getirmişti. Bu savaşta Osmar!ı askerinin eline esir olarak çok miktarda da kadın geçmesi Şah'ın kadınları savaşa getirmesinden dolayıdır.

Şimdi bu savaş sebebiyle maalesef günümüzde dahi şeref­li âl-i Osman hanedanının bu büyük Padişahı Yavuz Sultan Selim hakkında ileri sürülen, işte Iran elçisini haps etti, efen­dim Şah'ın hanımını başkasıyla evlendirdi, tüccarlarının ma­larına el koyuldu gibi meseleleri daha o zamanlar Kaanunî Sultan Süleyman merhum Padişahtan sonra tahtı Osmaniyeyi şerefendirdikten sonra bir sohbet sırasında bu meseleleri ortaya atar ve sanki bugüne ışık tutarcasına açıklanmasına vesile olur. Bu bahsi özetleyerek Tacüt-tevarih sahibi Hoca Saadeddin Efendinin satırlarından nakledelim:

Bildiğiniz gibi Hoca Saadeddin Efendi Hazretleri Eğri zafe­rinin manevî fâtihidir. Yeri gelince gösterdiği metanet ve zafe­re olan îmanını anlatmaya gayret edeceğiz. Hoca Saadedin Efendi aynı zamanda Yavuz Sultan Selim'in sır arkadaşı Meş­hur Hasan Çan'ın mahdumudur. Bundan dolayıdır ki Yavuz Sultan Selin, devrini en iyi anlatan tarih Hoca Saadeddin Efendinin Tacüt tevarihidir. Yukarıdaki bahsimize dönelim Hoca Saadeddin Efendi şöyle anlatıyor:

«Makbul İbrahim Paşa ve babam Hasan Can Kaanuni Sul­tan Süleyman'ın bir sohbetindeydik, Paşa Hazretleri bana dönüp Sultanımız; pederlerinin bazı işlerine itirazları vardır. Siz ki merhum padişahın sır arkadaşı idiniz herhalde, bunları da bilirsiniz açıklasanız da iyi olur çünkü sultanımız isterler.

Kaanuni: Bizim Padişah babamız hazretlerine itiraz haddi­miz değildir, fakat sebebleri bilirsek daha rahat ederiz.

Hasan Can: Nakledeyim; ancak siz sorun!

İbrahim Paşa: Meselâ elçiye zeval olmaz düsturu bütün hakanlarımızın üzerine durduğu nesne iken İran elçisi Mîr Abdülvahhab gibi âlim bir zatı nasıl haps eder uygun muy­du?

Diye ilk soruyu sorar.

Hasan Can: Şah'ın yaptıkları mutlak halledilmesi harbe kalmış işlerdendi, çünkü yaptığı propoganda milleti İslâmiy-yeyi ilhad çukuruna sürüklüyor, mutlaka önlemek lâzım. Elçi ise Şah'a söz vermiş, mutlaka sulh yapacağım, bizim bu hassasiyetimizi bilmez gibi.

İbrahim Paşa: Peki Şah'ın eşini başkasına nikahlamak na­sıl oluyor?

Hasan Can: O karar İslâm ulemâsına sorularak verilmiştir. Şer'î şerifin ruhsat verdiği işi yapmaya itiraz olur mu? Husu-sen Tâci zade Cafer Çelebi âlimlerin önde gelenlerindendi, Şeriata aykırı olsa alır mıydı? Hem bilirsiniz Şah büyük, kü­çük herkesin evine dalar mahremlere çirkince sataşırdı. Ço­ğu kadınları bu yolla sarayına doldurmuştur. Siyaseten de Şah'ın kalbinde üzüntülere yol açmaya vesile olarak bu tutu­mu seçmiş ola.

İbrahim Paşa: Tüccarların malların alınması? Hasan Can: Tüccarların marifetiyle o yaramazların ellerine savaş âletleri geçiyordu. Bunları öğrenen Padişah o yolu ka­pattı böyle yapanların mallarını toplatıp emanete aldırdı di­ner tüccarlara ibret olsun böyle yapmasınlar, kolay para ka­zanma alışkanlığından uzaklaşsınlar diye yaptı.

Yukarıdaki mealde cevab veren Hasan Can, Kaanuni Haz­retlerinden tasdik görmüştür.
avatar
ecir
Üye
Üye

Kadın
Mesaj Sayısı : 196
Yaş : 43
sanal hayvan :
ruh hali :
Kayıt tarihi : 18/02/09

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

kalp Geri: Padişahlar

Mesaj tarafından ecir Bir Paz Mart 29, 2009 1:46 am

Mısır Yolculuğu


Hazreti Padişah Mısır'a gitmek için çölden geçeceğini bil­diği gibi çöl yolculuğunun en önemli maddesi olan suyu taşı­mak İçin bol miktarda deve satın aldı. Bu sırada Hüseyin Pa­şa bu seferin çok zahmetli olacağını belirtecek bir konuşma yaptı. Büyük azim ve karar sahibi olan Yavuz Sultan Selim Han Hazretleri bu mütalâaya karşı, Hüseyin Paşa'nın cadını başına geçirdiyse de gene de hırsını alamadı. Başını boynun­dan canını etinden azad edip idam eyledi. Gerek Halep'te gerekse Gazze'de mağlûbiyetler almış olan Mısırlıların yeni-bir savaşı göze alamayacakları hesaba katılarak hem de müslüman kanı dökülmesin mülahazasıyla Hazreti Padişah Kahire'ye bir elçilik heyeti göndermeye karar verdi. Bu he­yetin başına padişahın bendelerinden Çerkeş Murad Bey ta­yin edilmiş ve Hutbenin Yavuz Selim adına okunması yine paralara padişahın adı bulunmak kaydıyla ve padişaha arzı ubudiyyet etmek şartıyla idarenin yine onlara bırakılacağı bildirildi. Şunu ilâve etmek isteriz ki; Padişah Hazretleri Çer­keş olan bu Kölemenlere, Çerkeş Murad Bey başkanlığında bir heyet göndermekle ne kadar samîmi bir teklifte bulundu­ğunu elbette göstermiş oluyordu. Bilindiği gibi Sultan Abdül-hamid Han Hazretleri Paris Konferansına Osmanlı murahhas heyetinin başına kara Todori Paşa'yı getirmekle, meramını anlatmak istediklerine en iyi anlatabilecek dili ve vasıtayı seçmiş oluyordu.

Tomanbay gelen elçilik heyetini çok iyi bir muamele ile karşıladı ve padişahın/isteklerini Murad Bey'in ağzından dinledi ve bunu erkânı hükümet iie görüşmesi icab ettiğini bildi­rip onları çok güzel bir dairede istirahate sevk etti. Tornan-bay ileri gelen emir ve kumandanlarını toplayıp meseleleri görüşürken teklif sarayda duyulmuş her kafadan bir ses çı­karken Alanbay adlı bir komutan coştu bağırıp çağırmaya başladı bu sırada Murad Bey ile karşılaşan Alanbay: «Hutbe okutup sikke bastırmak istermişsînİz. Al bakalım» diye ba­ğırarak Murad Beyi ve elçilik heyetin hunharca oracıkta şe-hid ettiler Tomanbay bu duruma çok üzüldü ise de Alanbay'ı cezalandırmak cesareteni de gösteremedi.

Padişah Hazretleri bu vakaya muttali oiunca çok üzüldü ve bunun neticesi olarak orduyu hümayun derhal harekâta ge­çirildi, çölü büyük bir hızla geçen mücahidler, tedbirlerini fevkalâde güzel olmasından dolayı çöiün yıpratıcı yorgunlu­ğuna duçar olmadılar. Yalnız Bedevi'ler küçük gruplar halin­de saldırılarda bulunuyorlarsa da bu da mücahidler ordusuna bir idman vesilesi oluyordu. Bir defasında bedeviler çok ka­labalık bir gurup olarak Sadrazam Sinan Paşa'nın üzerine saldırdılar. Sadrazam bu saldırı kuvvetlerini Tomanbay'ın hü­cumu zan edip Padişaha haber gönderdi, bunun üzerine Pa­dişah otağının önüne at bağlandı. Daha sonra bunların bede­viler olduğu anlaşılınca biraz top biraz ta tüfenk atılıp kaçtık­ları sabit olduktan sonra Yavuz Selim, Sadrazam Sinan Pa-şa'ya çok kızdı adeta kellesini alacak idi.



Ridaniye Meydan Muharebesi


Orduyu Hümayun; çölü geçip Mısır'a dalınca Tornan-bay'dan eser bulamadı. Yapılan araştırmalar neticesinde To­manbay'ın ordusuyla beraber Kahire yakınlarında Ridaniye denilen mevkide büyük hazırlıklar yapmış olarak beklediği istihbar olundu. Ridaniye üzerine yürüyen zaferler ordusunun kılıcı kutlu padişahı, tarihin en büyük meydan savaşlarından birinin en büyük harp oyunlarından sayılan şu muazzam ta-biyeyyeyi uyguladı. Tomanbay ordusunu tam Kahire'nin önüne istihkâm etmiş, İskenderiye'den getirttiği toplarla san­ki top'tan müteşekkil bir duvar vücuda getirmiş idi. Kazdırdı­ğı hendeklere toplan yerleştirmişti. Tomanbay'ın bu hazırlık­ları Kahire'nin kuzey doğusunu emniyet altına kalmşıtı. Eğer orduyu hümayun doğruca Kahire üzerine yürüyecek olursa bu hazırlıklar karşısında tutunabilmesi mümkün olamazdı. Zaferlerin aşık olduğu padişah, Tomanbay'ın araziden de isti­fade ettiğini görmüştü. Şöyle ki: Tomanbay'ın istihkâmlarının bittiği yerde El-Maktum dağının etekleri başlıyordu Padişah Hazretleri El-Maktum dağının sağma alarak dağın arkasın­dan dolaştı. Ridaniye'ye güney doğudan dahil oluverdi. Böy­lece Tomanbay'ın ordusunu sağ cenahından taarruz etti. Böylece Tomanbay'ın ta İskenderiye'den getirttiği toplar, harp sahasının süsleri olarak kaldı. Padişah topların yeni du­ruma göre hazırlanmasına müsaade edemezdi ve nitekim et­medi de derhal taarruza geçti. Sadrazam Sinan Paşa, Anado­lu askeri ile sağ cenahta, Rumeli beyleri ve Yunus Paşa sol cenahta, Padişah Hazretleri ise her zamanki gibi orduyu hü­mayunun kalbgâhı olan merkezde yer almışlardı.

Muharebe çok şiddetle başladı ve anbean şiddetlenerek devam etti. Bilindiği gibi Çerkesler çok cesur olduğu kadar da maharetli savaşçılar olarak tanınmışlardır. Elhak bu sa­vaşta bu namı boşa almadıklarını göstermişlerse de Cenab-ı Hakk'ın zafer ve nusratı Veliyyüzzaman Hazretleri Padişah ve mücahidini tslâm olan Osmanlı askeri ile beraber idi. Bunun yanında taktikte dehâ, şecaatta yekta olan bu ordu zaferin sahibi kılıcın ehli olduğunu bir defa daha isbat etti. Bu muha­rebe daha çok sürebilirdi fakat Tomanbay, Alanbay Kurtbay aralarında fikir birliğine vararak kuşanmış oldukları zırhları kendilerine siper ederek padişahın üzerine varıp onu yok et­meyi kararlaştırırlar ve bir şimşek hızıyla dalış yaptılar fakat istihbarata dayanmayan her hareketin yanılış sonuç vermesi burda yine tecelli etti. Padişah Hazretlerinin hangi cenahta olduğunu anlamadan yaptıkları bu dalış yanlış hedefin üstü­ne gitmelerine sebeb oldu. Karşılarında Yavuz Selim Hazret­lerini bulacaklarını zan ederken Sadrazam Sinan Paşa, Ra-mazanoğlu Mahmud Bey, Hazinedarbaşı Ali Bey'i buldular ve onları şehid ettiler. Kendilerinden yalnız Alanbay yaralı ola­rak sahrayı harpte kaldı. Bu ekip işini bitirip kendi saflarına döndüğünde yirmibeşbin Kölemen askerin savaş alanında yere serilmiş olduğunu gördüler. Mağlûbiyet sillesi "bütün haşmetiyle suratlarında saklamıştı. Bunun üzerine Tomanbay içerileri kaçtı. Dağılan Kölemen kuvvetleri gayrı muntazam bir şekilde muhtelif yönlere doğru çekildiler. Bir kısmı Kahi-re'ye dönüp evlerine girip mücadeleye burda devam etmeye karar verdiler ve öyle de yaptılar .Hazreti Padişah bu vaziyet karşısında hemen Kahireye girmekten sarfı nazar eylediler. Otağı Hamayunlarını şehrin hemen önünde bulunan Sultani­ye Sayfiyesinde kurdurdular. Kahire'ye sığınmış olan köle­menlere teslim çağrısında bulunuldu. Bunların bazıları gelip teslim oldular. Bazıları ise direnmeyi tercih etiler. Teslim olan çok iyi bir muamele görmüş olmalarına rağmen maalesef Avrupalı tarihçiler burada da vazifelerinin iftira etmek oldu­ğunu bilmenin idrak ve şuuru içinde teslim olanların feci su­rette idam olundukarını ileri sürmek gâvurluğunu yapmaktan çekinmemişlerdir.

Tomanbay etrafına topladığı kuvvetlerle aniden bir baskın harakâtı tertip ederek Kahire'nin içine duhul etmiş ve bütün sokakları bir istihkâm haline getirerek mukavemete devam etti. Bu arada şehir içinde bulunan askerlerimizi şehid et­mekten çekinmedi Padişah buna çok üzüldü.

Müfrezeler gönderip bu mukavemeti kırmaya uğraşıldı. İş artık çok uzadığından bıkkınlık gelmeye başladı. Şehid olan Sadrazam Sinan Paşa'nın yerine geçen Yunus Paşa, Yeniçeri Ağası Yakup Paşa mülayim ve mutedil zatlardı. Fakat padi­şahın celâdetinden korktuklarından bir şey söyliyemiyorlardi. Bu seferin uzaması, sıca*kların basmış olması bunlara cesaret verdi. Padişaha Hutbe okunması ve sikke basılması teklifi baki kalmak şartıyla buranın idaresinin bunlara bırakılabile­ceğini teklif eden bir elçilik heyeti tertibi hususunda görüş sunup kabu ettirdiler. Elçilik heyetinin gönderilmesinden az evvel çok şiddetli Osmanlı hücumlarına dayanamayacağını anlayan Tomanbay Kahire'den çıkmış, Cize'ye çekilmişti. El­çilerin Cize'de bulunan Tomanbay'ın yanına varmalarıyla be­raber hayatlarını kaybetmeleri bir olmuştu. Tomanbay Kahi­re'nin işgal olunmasının intikamını beşyüz kişilik bir elçilik heyetini şehid etmekle alıyordu.

Bu olay Padişahın nekadar haklı olduğunu göstermişti. Son bir taarruz Tomanbay'ın yakalanmasını temin etti. Ken­disini bir esirden ziyade bir Sultan olarak karşılama nezaketi­ni gösteren Hazreti Padişah'a nazik olmayan tavırlarla muka­belede bulundu. Tarihçilerin büyük bir kısmı Tomanbay'ı devlet hizmetine almayı düşünen padişahın az bir müddet sonra kendisini idam etmesini etrafın kışkırtmasına ve ileride bu adamın isyanını göz önüne aldığı mütalâsında bulunurlar.

Ve bu sebepten idam ettirdiğini ileri sürerler. Biz de deriz ki; meseleye bakarken idam olunmuşun cephesinden bak­maktan kendimizi sıyırıp objektif bakmayı denesek son mer­haleye gelene kadar yapılanları bir kenara bırakıp şu beşyüz kişilik efçlik heyetini şehid eden bir adamı devlet hizmetine almak, hangi devlet anlayışıyla kabili teliftir. Hazreti Padişa­hın Tomanbay'ı hemen idam ettirmemesi nihai mülakattaki kaba hareketlerinin neticesinden sayılmaması içindir.

Çünkü hepimiz iyi biliriz ki Hazreti Ali (K.V.) bir muhare­bede düşmanını altına almış tam öldürmek üzereyken rakibi­nin yüzüne tükürmesi üzerine ayağa kalkmış onu bırakmıştır.

Şaşıran rakibi yâ Ali; Beni niçin öldürmüyorsun? deyince, ALLAH'ın Arslani şöyle buyurmuşlardır: Ben seni ALLAH için öl­dürecektim. Sen bana, tükürünce belki buna nefsimde karı­şır diye korktum ve seni serbest bırakıyorum. Bunun üzerine o zat hemen Kelime-i Şehâdet getirip müslüman olmuştur. İşte padişah cezası idam olan o zatı yani Tomanbay'ı hemen mahkûm etseydi belki de nefsinin karışacağı korkusunu duymuş olmasını bu sırda aramak icab eder deriz. Toman-bay idam olunduğunda Padişah'in onun tabutunu dahi taşıdı­ğı kuvvetli rivayetler arasındadır. Bütün bunlar Mısır'ın bir Osmanlı valiliği haline gelmesini ve yine Çerkeslerden olan Hayırbay'a tevdi olunduğunda tarihler Hicri 293/Milâdî 1517 yılını gösteriyordu.




Yavuz Sultan Selimin Son Faaliyetleri


Yunus Paşa'dan sonra sadrazamlığa tayin olunan Piri Paşa çok gayretli ve faziletli bir insan olarak çalışmalara başladı. Donanmanın imarına büyük ehemmiyet verildi. Birtakım se­fer hazırhkan yapılmaya başlandı. Seferin Rodos veya İran'a olduğun tahmin eden tarihçiler vardır. Fakat aynı tarihçiler, bir gün Padişah Hazretleri Piri Paşa'ya barut stokunun ne ka­dar olduğunu sormasını ve sadrazamaın ise dört aylık barut stokumuz bulunduğu yollu cevabını verdiği buna mukabil Padişahın ceddim Sultan Fatih Hazretleri gibi dönmek dü­şünmem; dediğini nakl ederek seferin Rodos'a olmadığını beyan ederler. Ve böylece seferin İran üzerine olduğu meyda­na çıkar.

Sorarlarsa İran üzerine yapılan seferde yolun Edirne'den geçmesi mi icab eder sorusuna şu cevabı rahatça verebiliriz. Bu üzerine gidilecek düşmanın mümkün mertebe aldatılma­ya çalışmasına matuf bir örtü hareketidi, deriz.



Yavuz Sultan Selim'in Hanımları Ve Çocukları


Yavuz Sultan Selim'in Hafsa Sultan adlı hanımı, güzelliğiy-lede bilinen başkadınıdir. Kaanuni Sultan Süleyman'ın annesi olduğu gibi kızlarının da annesidir demektedir Çağatay Ulu-çay. Bu hususda Oztuna ise, Ayşe Hafsa Sultan olarak tanıtır ve Yavuz Selim'le izdivacını 1494'de Trabzonda yaptığını ifa­de eder. Hatice, Fatma ve Hafsa sultan hanımları doğurmuş olduğu gibi Kaanuni Sultan Süleyman'ın da validesi olduğu­nu, Vâlidesultan'lık da yaptığını ilâve eder. 1520'de başla­yan, vâlidesultanlik dönemi kendisinin 1534'deki vefatıyla sona erer ve kocası Yavuz Selim'in türbesinin yanına defno-lunur, oğlu Kaanunide annesine birtürbe yaptırır. Bu türbe; 1892 İstanbul'da şiddetle hissoiunan zelzelede yıkılmıştır. Clluçay, Hafsa Sultan'ın kocasına yazdığı mektuplardan Ya­vuz'un başka hanımları olduğunu ortaya koyuyor. Edirne'ye yakın, Hafsa kasabasını ihya etmiş olup adı verilmiştir. Ayrı­ca bir de külliye yaptırmıştır. Tarihçi Âli; Yavuz'un şehzadeli­ğinde câriyeleriyle vakit geçirdiğini bunların içinde adı bilin­meyen birinden, oğlu olduğunu ve meşhur üveys Paşanın, Yavuz Selim'in oğlu olduğunu bizzat Yavuzun açıkladığını kaydeder. Kaanuni, bunu bildiği içinde Üveys Paşaya, daima muhabbetli davranmıştır ve başkentten de uzak tutmuştur. Çünkü; Yavuz Selim'e o kadar benziyordu ki bunun sıkıntıya sebeb olabileceğini kestirmekteydi. Yavuz Selim'in diğer bir hanımı Tatar Hânı Mengli Giray'ın kızı olan Ayşe hanımdır.

Yavuz'un kızlarının, Beyhan ile Şahsultan adlı kızları bu hanımından doğdular.

Yavuz Selim'in kızlarına gelince Öztuna yedi kızı olduğu­nun tafsilatını verirken, buna üluçay sayı olarak altıyı verir ve Gevherhân sultanda ittifak edemezler ve Öztuna'nın yedi­si burdan doğmaktadır. Gevherhân Sultan 1494'de doğmuş­tur. 1509'da İsfendİyaroğuüarından Sultanzâde Mehmed Bey'le izdivaç yapmıştır.

Bu zât Çaldıran'da 1514'de şehid olmuştur. Hadice hanım sultan 1496'da doğdu. 1582'de İstanbul'da vefat etmiştir. 1505 yılında İskender Paşa ile evlenmiştir. Daha sonra da Makbul İbrahim Paşa ile 2. izdivacını yapmıştır. Vefatında Sultanselim camiinde şehzadeler türbesine defnolundu. Bey­han Sultan; Yavuz Selim'in, Tatar hân'ının kızı olan hanımın­dan Ayşe hatundan dünya'ya gelmiştir. Ferhad Paşa İle ev­liydi. 1559'dan önce ölmüştür. Fatma Sultan ilk eşini bizzat kendisi boşamıştır. 2. evliliğide Dukakinzâde Ahmed Paşa ile vukubulmuştur. 1555'de, Dukakinzâde idam olunduğundan 3. evliliğini Damad Hadim İbrahim Paşayla yaparak Duka-kinzâde'nin idamına çok üzüldüğünden bu evliliği hatır evlili­ğiydi. Hafsa Sultan; Saray üniversitesi denilen Enderundan yetişen İskender beyle İzdivaç yaptı. Kocası 1515'de idam olununca bu hanım bir daha evlenmedi ve 1538'de vefat et­miştir. Doğum tarihi ve başka bilgiler mevcud değildir.

Şah sultan, Devletşahî Sultan olarak da anılmaktadır. Lüt­fü Paşa ile evlenmiştir. Kaanuni; Lütfü Paşanın kardeşine yaptığı muameleye pek üzülüyordu. Sonunda boşandılar. Sadnazamlıktanda atılmış oldu Lütfü Paşa. Bu hanımsultan 980/1572'de vefat etdi. Yavuz Selimin türbesinin yanandaki türbeye defnolunmuştur.

Hanım hatun'unsa; sadece vezir Çoban Mustafa Paşa ile izdivaç yaptığına jdak bilgi mevcuddur. Yavuz Selim'in oğullarına gelince; üveys Paşayı da dâhil edecek olursak, Kanuni Sultan Süleyman, Şehzade Orhan, Şehzade Musa ve Şehzade Korkut'Ia birlikte beş oğlu dünyaya gelmiştir. Ya­vuz'un ölümünde yalnız Kaanuni hayattaydı ve diğerleri de küçük yaşlarda vefat etmişlerdi.
avatar
ecir
Üye
Üye

Kadın
Mesaj Sayısı : 196
Yaş : 43
sanal hayvan :
ruh hali :
Kayıt tarihi : 18/02/09

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

kalp Geri: Padişahlar

Mesaj tarafından ecir Bir Paz Mart 29, 2009 1:47 am

Yavuz Sultan Selim'in Vefatı


Yavuz Selim'in vefatına sebeb olan rahatsızlığın Şir Pençe ismi verilen bir çıbanın acıya tahammül edilemeyip sıktırıl-masından meydana geldiği bir vakıadır. Biz şimdi üç sene evvele dönerek Tacüt Tevarih sahibi Hoca Saadeddin Efendi­yi dinleyelim:

Babam (Hasan Can) anlattı ki; Saray hocalarından Molla Şemseddin adlı bir zatı muhterem vardı ki teheccüd namazı kılar ve seyrü sülük deryasında kulaçlar atmakla tanınmış idi. Çok seri yazı yazar bir Mushaf-ı Şerifi on günde tamam­lar idi. Kendisine Padişah Hazretleri bir Tarih-i Vassaf sipariş buyurmuşlar ve kaç günde bitirebileceğini sorduklarında: Molla Şemseddin Efendi 25 günde tamamlayacağını bildir­miş ve dediği günde tamamlayabilmek için gayretle yazma­ya başlamıştı. Fakat çok sevilen ve sayılan bir zat olduğun­dan dolayı ziyaretçisi çok oluyor, vazifenin yetşitirilemesi için sebeb zuhur ediyordu. Bu sebebten odasının kapısını par­maklıkla kapatmış ve içerden kilitlemek suretiyle bu ziyaret­lerden dolayı işin gecikmesini önlemiş ve suratla yazı yazı­yordu.

İşte gene bir gün yazıya dalmışken başını kaldırır bakar ki Ricali Gayb'dan bir zatı muhterem yanında belirmiştir. Kapı kilitli olmasına rağmen zatın orda mevcudiyyeti sırra agâh olanlar için önemli değildir. Mola Şemsüddİn Efendi böyle sırlardan bîhaber olmadığından hiç şaşırmaz. Ve o mübarek ziyaretçiye adabı içinde sorar: «Arap diyarı bütünüyle Os­manlı ülkesine katılacak mı?»

Cevab şudur:

Selim Han bu vazifeye tayinlidir. Haremeyne hizmet ona ve onun soyuna vazife olarak verilmiştir. Şimdi cihandaki İs­lâm Padişahları arasında gözde olan Selim Han'dır. Ve o Se­lim, Ehlullâh halkasının dışında değildir.

Molla Şemsüddin ikinci bir sual sorar:

— Saltanat süresi uzun sürer mi? Cevap şöyle gelir:

— Şundan sonra üç yıl vakti vardır.

jşte bu keramet Şir pençe bir vesile olarak teceli eder. Ya­vuz Sultan Selim bu Şir Pençe ileti vesilesiyle Hakk'a yürür­ken Nedimi Hasan Çan'a sorar:

— Hasan bu ne haldir? '

Hasan Can:

— ALLAHla beraber olmanın zamanıdır efendimiz.

Der

Cevab müthiştir:

— Hasan, sen bizi bu ana kadar kimle bilirdin?

Burada görüldüğü gibi vahdeti vücuda kail mertebesi ma­kamı mutmainneyi bulmuş bir Velî kulun verebileceği cevap bütün ihtişamıyla parlamaktadır.

Hasan Can, Padişah Hazretlerinin emri üzerine bir kerre tamamladığı Surei Yasin'den sonra ikinci defa okuduğu sıra­da «Selâmün kavlen min Rabbin Rahîm» âyeti kerimesine laiğinde Sultan Hazretleri aynı âyeti tekrarlıyarak sağ eli-İn şehadet parmağını kaldırarak intikal eder.

Bu intikal sırasında mekân bir çadır ve bu çadır Çorlu ci­varında kurulmuş otağı hümayundur. Tarih Hicri 926/miIâdl 1520 yılını gösteriyordu. Padişahın ölümünü gizlemek yine aündeme geldi. Hazreti Ebubekir'e varan soyuyla müsemma Sadrazam Pirî Paşa göz yaşlarını sildikten sonra Hasan Çan'a tedbiri ile ağlamayı kesip Hud sûresini okuyarak sabahı etti­ler. Bu vefat haberini sekizgün saklamak mecburiyetinde kaldılar. Sultan Süleyman tek vâris olmasına rağmen yine de haberin gizlenmesi icab etti.

Bütün tarihlerde müttefiklerdir ki, merhum Padişah gasl olunurken edep yerini iki defa eliyle setri avret eylemiştik Hekim Kazvini, Hekim Osman ve Hekim Isa bu setri a\ ret olayını görünce Alahu Ekber diyerek salâvatı şerîfe getirmiş­lerdir.

İşte kısa ömründe ve sekiz sene süren taht! satanatında at sırtından inmeyen bu gazi padişahın cenaze namazı Fatih Camii şerifinde kılındı. Cihad'dan vakit bulamayan zatı padi­şah bir camii şerif inşa ettirememişti. Bugün bulunduğu yere defnedilen merhum hayırlı evlâdı Devleti Osmaniyye'nin en uzun saltanatlı Halife ve padişahı Kaanuni Sultan Süleyman Hazretlerinin babasının adına izafeten yaptırılmış Yavuz Se­lim camiinin bahçesinde kalan türbesinde medfun, ruh-u pâ-ki ise asumanda pervaz olarak o canipten bugün diriliş için­de bir nesil yetiştirmeye mezun zat'lan temaşa eyliyor ve Müslümanların bu davetlere koşmasını memnun ve müte-bessim seyrediyor.

Ey; Bu cihan bana dar geliyor diyen Veliyyüz Zaman Haz­retleri Padişah Yavuz Sultan Selim semti senin ruhaniyyetine yakınlığı ve zahiri kabrine muhafız ve türbedar olmakla ne r öğünse azdır,.

Cenab-ı Mevla Hazreti Padişaha ve bütün Âli Osman hanedanının padişahlarına rahmet ve şefaatlerine biz kullarını da nail eylesin.


YAVUZ SULTAN SELİM’İN TAHTA ÇIKMASI

Yavuz sultan selim babası ikinci Beyazıt tahtta iken Trabzon valisiydi. Yavuz Trabzon valisi iken kardeşi şehzade Korkut Manisa valisi ve şehzade Ahmet’te Amasya’da vali idi.

Yavuz sultan selim daha sancak beyi iken birçok faaliyette bulunmuştur.Devlet aleyhine propaganda yapan asileri takip ettirmiş, Trabzonluları rahat bırakmayan Gürcüler üzerine üç sefer düzenlemiştir.1508’de Kütayis seferinde Kars; Erzurum; Artvin illeriyle birlikte on beş yeri fethetmiştir:Bazı kaynaklara göre fethedilen yerlerdeki Gürcü halkın Müslüman olduğu söylenmektedir:Bunun yanında Osmanlı devletini tehdit eden şii propagandasına karşı tedbirler almaya çalışmıştır:Ancak sancak beyi olarak bunu başaramayınca hükümdar olmak için faaliyetlere başlamıştır:

Şii propagandasına müdahale etme isteğinin yanında Yavuzun tahta geçme isteğinin bir başka sebebi de babası ikinci Beyazıt’ın devlet idareciliği yönünden zayıf ve iradesiz olmasıydı:Yavuz tahta geçme mücadelesini başlatmak için Rumeli’de bir sancak beyliği istedi.ancak bu isteği devlet töre ve düzenine aykırı olduğu için reddedildi.Yavuzun böylece aradığı fırsat eline geçmiş oldu.Oğlu Kefe sancak beyi Süleyman’ında yardımıyla Trakya’ya geçti:Kendisine oyalamak için Köstendil sancağı verildi:Bu arada şehzade Ahmet’te tahta geçirilmeye çalışıldı: Babası ve bazı devlet adamlarının şehzade Ahmet’i tahta geçirmek istemesi üzerine harekete geçen Yavuz babasına savaş açtı.Baba oğul karıştıran ovasında karşı karşıya geldiler, ancak Yavuz savaşı kaybetti.Fakat yeniçerileri arkasına alan yavuz tahta geçmeyi başarmıştır.Tahta geçtikten sonra özellikle en büyük rakibi Ahmet başta olmak üzere bütün şehzadeleri ve taht üzerinde hak iddia edecek herkesi ortadan kaldırdı.Babası ikinci Beyazıt’ı da yılda iki milyon akçe tahsisatla Dimetoka’ya göndermiştir.Ancak ikinci Beyazıt yolda vefat etmiştir.

NOT: İkinci Beyazıt’ın Cem sultana karşı tahta geçmesinde etkili olan devşirme devlet adamları Yavuzun İkinci Beyazıt’a karşı tahta geçmesinde de etkili olmuşlardır.

Fatihten sonra devletin üst kademelerinde Türk devlet adamları görev almamıştır.bunun sebebi ise Türk devlet adamlarının devlet üzerinde hak iddia edip hanedanlığı yıkmalarından korkulmasıdır.fatih zamanından yavuz dönemine kadar daha güçlü hale gelen devşirmeler yönetim üzerinde kilit rol oynamaktadırlar.

YAVUZ’UN SİYASET ANLAYIŞI

1) Yavuz tahta çıktıktan sonra en büyük tehlike olarak şii faaliyetlerini görmüştür.Yavuz devletin bekası için devlet içinde huzursuzluk yaratan şii tehlikesini ve safevi devletini ortadan kaldırmayı düşünmüştür.

2) Yavuzun diğer bir siyaseti ise bütün Türk-İslam devletlerini bir çatı altında toplamaktır.Yavuz Suriye,Filistin ve Mısır’ı alarak bu siyasetinin bir kısmını fiilen gerçekleştirmiştir ancak Safeviler tam olarak ortadan kaldırılmadığı için Türkistan’a ulaşılamamış ve Yavuz bu siyasetini tam olarak gerçekleştirememiştir.
YAVUZ SULTAN SELİM’İN İLK FAALİYETLERİ

Yavuz tahta geçtikten sonra 1512-1513 yıllarında iç meseleleri halletti.Ülke içerisinde olay çıkartan ve ilerde devlet için tehdit unsuru olacak Safeviler üzerine sefere çıkmadan önce kuzeybatı ve güney sınırlarını emniyete aldı.Eflak ,Boğdan, Venedik, Macar ve Mısır elçileri ile barışın devamını tayin eden antlaşmalar imzalandı.Daha sonra devlet içerisinde yaşayan şii nüfusu saydırılıp ileri gelenleri ortadan kaldırıldı.

YAVUZ SULTAN SELİM’İN SEFERLERİ

1- Çaldıran savaşı(1514):

Sebepleri:

1) Yavuzun Osmanlı üzerindeki Safevi kaynaklı şii faaliyetlerine son vermek istemesi
2) Orta Asya hanlıklarıyla ardaki Safevi engelini kaldırmak ve ticaret yollarına egemen olmak

Savaşın gelişimi:Yavuz Safeviler üzerine sefere çıkmaya hazırlanırken Safeviler de Venediklilerle Osmanlıya karşı ittifak yapmaya çalışmış ancak başarılı olamamışlardı.Yavuz ayrıca sere çıkarken Dulkadiroğluları beyliğinden yardım istemiş ancak ret cevabı almıştı.Yavuz sefere çıktıktan sonra ordu içerisindeki yeniçerilerin bir kısmı huzursuzluk çıkarmış ancak Yavuzun iradeli davranışı sayesinde bu huzursuzluk giderilmiştir.Bütün bu olumsuzluklara rağmen Safeviler yenilmiş ve şah İsmail kaçmıştır.

Sonuçları:

1) Doğu Anadolu Osmanlı hakimiyetine girdi.
2) Kemah, Diyarbakır ve Mardin alındı.
3) Anadolu’daki şii propagandası sona erdi.
4) İran’daki hazine ve zenginlikler İstanbul’a getirildi.
5) İran’ın önemli bilginleri İstanbul’a getirildi.

NOT: İleride Osmanlıyı çok uğraştıracak olan yeniçeriler devletin en güçlü zamanında bile padişaha kafa tutacak kadar ileri gidebilecek güce sahiptirler.

2- Turnadağ savaşı(1515):

Sebepleri:

1) Yavuz’un Safeviler üzerine sefere çıkarken bu beylikten yardım istemesi, olumsuz yanıt alınması.
2) Bu beyliğin alınıp, Anadolu siyasi birliğini kurma isteği.

Sonuçları:

1) Dulkadiroğluları beyliğine son verildi.
2) Anadolu’da birlik ve beraberlik sağlanmıştır.
3) Maraş ve çevresi Osmanlılara katılmıştır.
4) Osmanlılar ve Memlüklüler komşu olmuşlardır.
5) Bu iki devlet arası gerginlik yeniden başlamıştır.
3- Mısır seferi:

Nedenleri:

1) Memlüklülerin Dulkadiroğluları beyliği Osmanlı’ya katıldıktan sonra Şah İsmail’le işbirliği yapmaya kalkışması.
2) Memlüklülerin baharat yolunu denetimleri altında tutuyor olması.
3) Baharat yolu alındığı zaman Safevilere karşı yapılacak seferlerde orduya kolay bir ikmal yolu kazanılacak olması.
4) Memlüklülerin Hindistan Avrupa arası deniz ticaretini yapan Portekizlere karşı etkin bir politika izleyememesi ve Portekizlerin kutsal şehirlere zarar vermesi.
5) Memlüklülerin Anadolu’da Gaziantep, Malatya ve Divriği gibi stratejik noktaları elinde bulunduruyor olması.
6) Yavuz’un kutsal toprakları denetim altına alma arzusu.

4- Mercidabık Savaşı (1516): İran’a yürüyen Osmanlı ordusunun Fırat’ı geçmesine Memlüklülerin karşı çıkması ve Osmanlının bunu savaş nedeni olarak sayması üzerine çıkan savaşta Osmanlı ordusu, Memlüklüleri yenmiştir.

Sonuçları:

1) Memlüklüler yenildi.
2) Suriye’nin kapıları Osmanlılara açıldı.
3) Halep direnmeden teslim oldu.

5- Ridaniye Savaşı (1517) : Memlüklülere son darbeyi vurmak isteyen Yavuz’un, Memlük üzerine yürümesi sonucu yapılan savaşta Osmanlı Memlüklüleri yenmiştir.


6- Mısır Seferi ‘ nin Sonuçları:

1) Memlüklüler ortadan kalkmıştır.
2) Mısır ,Filistin ve Suriye Osmanlı hakimiyetine girmiştir.
3) Kutsal emanetler Osmanlı ülkesine getirilmiştir.
4) Osmanlı doğu ticaret yollarını denetimini ele geçirmiştir.
5) Mısırın alınması ile Kuzey Afrika yolu Osmanlılara açılmıştır.
6) Kıbrıs için Venediklilerin Memlüklülere verdiği vergi Osmanlıya verilmeye başlanmıştır.
7) Elde edilen ganimet ve vergilerle hazine tamamen dolmuştur.

NOT 1 : Bazı kaynaklarda Osmanlının Mısırı aldıktan sonra Halifeliği de devraldığı yazmaktadır. Ancak Osmanlı Devleti Halifelik makamını Küçük Kaynarca Anlaşması sonrasına kadar kullanmamıştır.Zaten bilindiği gibi Halifelik makamı dini bir niteliği yoktur. Dört Halife devri sonrası Halifelik aslen bitmiş ancak Kutsak topraklara sahip olan devletler bu makam sürüyor gösterip ondan siyasi olarak yararlanmayı düşünmüşlerdir.Dikkat edildiği zaman Osmanlının güçlü zamanlarında Osmanlı padişahları kendilerini hiçbir zaman halife olarak görmemişlerdir. Ancak Osmanlı zayıfladıktan sonra özellikle Birinci Dünya Savaşı sırasında Almanların isteği ile bu makamdan siyasi olarak yararlanmak istenilmiş ancak işe yaramamıştır.Çünkü başta Araplar olmak üzere İslam Aleminin büyük bir bölümü Osmanlı padişahlarını halife olarak kabul etmemişlerdir. Halifelik makamı kaldırıldığı 1924 yılına kadar yaşamıştır.
NOT 2 : Yavuz Sultan Selim bütün seferlerini doğuya yapmıştır.Bunun sebebi başta Şİİ tehlikesi olmak üzere bütün tehlikelerin doğudan gelmiş olmasıdır.

YAVUZ SULTAN SELİM ‘İN VEFATI

Yavuz Sultan Selim, 22 Eylül 1520 yılında vefat etmiştir. Yavuz’un ölüm sebebi sırtında çıkan ŞİRPENÇE adı verilen bir çıban olduğun söylenilmektedir.Fakat bazı kaynaklara göre sarayda onun başarısını çekemeyen kişiler tarafından zehirlendiği söylenilmektedir.

YAVUZ SULTAN SELİM ‘ İN KİŞİLİĞİ

Osmanlı Hanedanlığının 9. padişahı olan Sultan Selim tarihe askeri sevk ve idare yeteneğiyle geçmiştir. Daha Trabzon ‘ da bir sancak beyi iken doğudaki şii tehlikesini görmüş , tahtta kaldığı kısa süre içerisinde bu sorun üzerine gitmiştir.Ayrıca Yavuz ihtişamdan hoşlanmazdı ve devletin menfaatleri söz konusu olduğunda en acımasız kararları almaktan çekinmeyen sert bir mizaca sahipti.

NOT: Yavuz tahtı devraldığında 2373000 kilometre kare olan Osmanlı toprakları öldüğünde 6 557 000 kilometre kareye ulaşmıştır.
avatar
ecir
Üye
Üye

Kadın
Mesaj Sayısı : 196
Yaş : 43
sanal hayvan :
ruh hali :
Kayıt tarihi : 18/02/09

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

kalp Geri: Padişahlar

Mesaj tarafından ecir Bir Paz Mart 29, 2009 1:48 am

Yavuz Sultan Selim, sadeliği sever ve sade giyinirdi. İhtişam ve debdebeden hoşlanmazdı. Kendisi için lüks şeyler yapılmasını istemezdi. Sarayında eski geleneklerin ve hasletlerin devamını isterdi.

Sirkeci ile Sarayburnu arasında sahile yakın bir yerde kendisi için sade ve basit bir köşk yapılmasını emretmi şti. Yavuz bir gün bu köşkü ziyaret ederken, iradesi hilafına mükellef (külfetli) bir köşk yapıldığını görünce canı sıkıldı. Hazine defterdarı Abdüsselam Bey'i azarladı:

- Ben sana bu kadar akçe sarfına ruhsat vermemiştim. Bir muhtasarca gölgelik yapılmasını emretmiştim. Bu ne ola?

Abdüsselam Bey zor duruma düştüğünü, Yavuz'un kaşlarının çatıldığını görünce titremeye başladı. Canını kurtarmak için:

- Padişahım! Ben bu köşkü helal malımdan hünkârım için hediye olarak yaptırdım. Arz ve kabulünü istirham eylerim, dedi.

Yavuz Selim asabiyetiyle meşhurdu. Yapacağı işleri uzun düşünür, kat'i kararını verdikten sonra tatbik sahasına kor ve artık itiraza tahammül edemezdi. Bununla beraber makul gördüğü sözleri de reddetmez, kabul ederdi.

Yavuz Sultan Selim inceleme ve araştırmayı sevdiği gibi, hayır ve hasenatı da pek severdi. Fakat muazzam inşaat ve muhteşem yapılarla uğraşmaya ne hâli ne de zamanı müsaitti. Hatta kendi camiinin bile yalnız temellerini attırabilmiş, ikmaline imkan bulamamıştı.

Bir gün Kubbealtı'nda Divan kurulmuştu. Emektar eski vezirler, ocak ağaları, cümle ulema, defterdarlar ve nişancı efendiler huzur-ı hümayünde toplanmış, konuşuyorlardı. Bir ara şehzade Sultan Süleyman'ın Divan'a gelmesi için Harem'e haber salındı. Kanunî babası gibi değildi, ziynet ve ihtişamı severdi. Giyindi kuşandı, sırtında atlas ve kürk olduğu halde huzura girdi. Mutad selamını verip babasının vereceği iradeyi bekledi. Yavuz oğlunu şöyle bir süzdü:

- Süleyman, anan ne giysin? dedi.

Vekiller, vezirler önlerine bakıyorlardı. Bu hadiseden sonra bir daha ihtişam içinde Divan'da hazır ve nazır olmadılar.

A. Ragıp Akyavaş, Üstad-ı Hayat (Ankara 2005), 1/241.

Sokullu'nun Ölümü

Sokullu Mehmed Paşa'nın edebiyata olduğu gibi tarihe de merakı vardı. Her gece hazinedarı Hasan Ağa'ya Tevarih-i Âl-i Osman'ı okuturdu. İlk padişahlara büyük hürmeti vardı. Bursa'da Osman Gazi türbesine de Kur'an cüzleri vakfetmişti.

Sokullu bir gece yine uyandı, abdest aldı, namazını kıldı. Hazinedarı Hasan Ağa'yı çağırdı, Tevarih-i Âl-i Osman'ı okumasını emretti. Hasan Ağa hangi bölümden okuyacağını sorunca, Sokullu:

- Sultan Murad'ın Kosova şehadeti mahallini oku, dedi.

Hasan Ağa, Kosova gazasını bütün tafsilatıyla okudu. Nihayet Miloş Kopiliç'in Murad Gazi'yi hançerle vurup şehid ettiği yere geldi. Sokullu müteessir oldu, gözlerinden yaşlar akarak:

- Bana dahi şöyle bir şehadet nasib et ya Rabbi, diye dua etti.

Ertesi gün adeti üzere vazifesiyle meşgul oldu. Kabasakal'daki sarayına geldi. İkindi divanı icra ederken içeriye divane tavırlı biri girdi. Bu herif Boşnak'tı. Ekseriya Sokullu'yu karşılar, ihsan taleb ederdi. Sokullu da daima gönlünü yapmaktan geri durmazdı. O gün yine para istemeye geldiğini zannetti. Elini cebine soktu, para çıkarıp vereceği sırada, herif kolunun içine sakladığı hançeri çıkardı. Çavuşlar tutmak istediler, tutamadılar. Hançeri çarçabuk Sokullu'nun göğsüne sapladı. Çavuşlar katili yakaladılar. Paşayı içeriye odasına götürdüler. Bütün divan telaşta idi. Derhal cerrah çağrıldı. Hançer fena tesir etmişti. Sokullu'nun yarım asırdan ziyade devlet işleriyle yorulan zayıf vücudu bu öldürücü yaranın tesirine dayanamadı. İhtiyar vezir, Ayasofya Camii'nin minarelerinde akşam ezanı okunurken gözlerini bu fani dünyaya kapadı.

Vezir-i âzamın gördüğü son mükâfat, sinesine saplanan kanlı bir hançerden ibaret oldu. Divanenin parça parça edilmesinin de ehemmiyeti yoktu. Bunların müretteb (plânlanmış) şeyler olduğuna birçok kimseler kani idi. Cenazesi Ebu Eyyûbü'l - Ensarî civarına defnolundu. Herkes bu acı haberi gözyaşlarıyla karşıladı.

Üstad -ı Hayat, 1/282.

Abdülezel Paşa

Abdülezel Pa şa, on altı yaşında iken bir nefer olarak orduya katıldı. İlk askerlik hizmetini Arabistan'da yaptı, hizmeti takdir edilerek subay oldu. Plevne muharebesinde ( 1877-78 ) Gazi Osman Paşa'nın çok sevdiği mert arkadaşlarından biri oldu. Harb dönüşü İstanbul'a geldi. Sultan İkinci Abdülhamid , Plevne madalyasını eliyle taktı ve onu kucaklayarak hararetle tebrik etti.

Son olarak bizimle Yunanlılar arasında Girit adası yüzünden çıkan muharebeye iştirak etmi ştir. Bu muharebe, Alasonya/Tesalya muharebesiydi (1897).

Hakkı Paşa'dan şunları dinlemi ştim:

“Genç bir kurmay yüzbaşı idim. Beni Abdülezel Paşa'nın maiyyetine vermi ş lerdi . Buna çok sevinmiştim. Çünkü paşanın birliğindeki zabit ve neferleri şefkatle koruduğunu işitirdim. Yenişehir Ovası'ndaki çiftlikler, köyler iyice seçiliyor, muharebe bütün şiddetiyle devam ediyordu. Abdülezel Paşa livasının başında, kır bir atın üzerinde idi. Mütemadiyen yüksek sesle Kur'an okuyor, askerin maneviyatını yükseltmek istiyordu. Uzun boylu ve vücut yapısı kuvvetli olan paşanın vakarlı yüzünü ak bir sakal süslerdi.

Muharebe ciddiyet kazanmıştı. Abdülezel Paşa tunçtan bir heykel gibi gözünü kırpmadan muharebeyi at üzerinden temaşa ediyordu. Bir ara yanına sokuldum:

- Aman paşam! Kendinizi korumuyorsunuz; düşman askerlerini teşhis edecek derecede yakın bir mesafede bulunuyorsunuz, dedim.

- Bugüne kadar seksen muharebeye girdim, hiç birisinden çekinmedim. Muharebe, millet düğünü demektir, düğünden kaçılır mı? dedi.

Paşa, Kur'an okumaya devam etti. Bu esnada nasıl oldu bilmem, paşanın çenesine bir mermi isabet etti, attan yuvarlandı, ak sakalı al kanlara boyandı. Şehadetiyle çok sevdiği Türk ordusuna karşı şükran borcunu ödedi. Paşanın bu şehadeti , hamiyyet ve vatanperverliğin müşahhas bir misali oldu.

İki gün sonra da fırkamızın İkinci Liva kumandanı Celal Paşa'yı kaybettik. Fakat Milora kapıları da ardına kadar açıldı. Abdülezel Paşa'nın mübarek naa ş ını , Alasonya kasabası Çarşı Camii haziresinde ALLAH'ın rahmetine emanet ettik.”

Üstad-ı Hayat, 1/ 395-96.
SEMERKAND DERGİSİ


ÇALDIRAN SAVAŞI


Yavuz Sultan Selim, babası Sultan İkinci Bayezid ve kardeşleri ile taht mücadeleleri vererek tahta çıktığında, Osmanlı Devleti sıkıntılı bir dönem yaşıyordu. Bu bunalımlı dönemin en büyük sebebi Doğu'daki Şii-Safevi Devletiydi. Bu devletin ortadan kalkmasıyla huzur sağlanacak ve Türkistan yolu Osmanlılara açılacaktı.

Yavuz Sultan Selim'in en büyük amacı doğudaki bütün Türk İslam devletlerini tek bir devlet çatısı altında birleştirmekti. Yavuz Sultan Selim, 1514 yılı baharında ordusuyla birlikte İran seferine çıktı. Osmanlı kuvvetleri, Erzincan'dan Tebriz'e doğru yürüyüşüne devam etti.

Çaldıran'da 23 Ağustos 1514'te yapılan savaşta Osmanlı kuvvetleri büyük bir zafer kazanırken, Safeviler bozguna uğradılar. Şah, kaçarak hayatını zor kurtardı.

Yavuz yoluna devam ederek Tebriz'e girdi. Şehirdeki birçok sanatçı ve ilim adamı İstanbul'a gönderildi. Bu zafer sonucunda Şah İsmail eski prestijini kaybetti. Bu sayede Doğu Anadolu'da Osmanlılar için bir tehlike kalmamış oldu.

15 Eylül 1514'te de Tebriz'den Karabağ'a hareket eden Yavuz'un amacı, kışı orada geçirip, baharda İran'ı tümüyle almaktı. Ancak şartlar müsait olmadığı için Amasya'ya gidildi. Çaldıran Zaferi'nden sonra, Erzincan, Bayburt kesin olarak Osmanlı hakimiyetine geçti. Kemah kalesi alındı. 12 Haziran 1515'de kazanılan Turnadağ zaferi ile Dulkadiroğlu beyliğine son verildi. Diyarbakır, Mardin ve Bitlis Osmanlı hakimiyetine girdi. Böylece Anadolu'da Türk birliği sağlanmış oldu.
avatar
ecir
Üye
Üye

Kadın
Mesaj Sayısı : 196
Yaş : 43
sanal hayvan :
ruh hali :
Kayıt tarihi : 18/02/09

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

kalp Geri: Padişahlar

Mesaj tarafından ecir Bir Paz Mart 29, 2009 1:49 am

MERCİDABIK ZAFERİ


Fatih Sultan Mehmed devrinden kalan anlaşmazlık ve İran Seferi, Mısırlıların ve Safevilerin ittifak yapmalarına neden oldu. Yavuz Sultan Selim, bu ittifakın yapılacağını öğrenince Mısır seferine karar verdi. Yavuz Sultan Selim, 5 Haziran 1516'da Mısır seferine çıktı. 27 Temmuz günü Osmanlı Ordusu Mısır sınırına dayanmıştı. Mısır Sultanlığı'na bağlı Antep (18 Ağustos 1516) ve Besni (19 Ağustos 1516) kaleleri birer gün arayla teslim oldular.

Ancak asıl savaş 24 Ağustos 1516'da Mercidabık'da oldu. Mısır Ordusu Osmanlıların ezici top ateşi karşısında fazla dayanamadı. Mısır hükümdarı Gansu Gavri ölü olarak bulundu. Kazanılan Mercidabık zaferi sonunda Suriye'nin kapıları Osmanlılara açılmış oldu.


RİDANİYE ZAFERİ


28 Ağustos 1516'da Halep'e giren Yavuz Sultan Selim hiçbir direnmeyle karşılaşmadan şehri teslim aldı.Hama (19 Eylül 1516), Humus (21 Eylül 1516) ve Şam (27 Eylül 1516) aynı şekilde teslim olurken, Lübnan emirleri de Osmanlı hakimiyetini kabul ettiler. Yoluna devam eden Yavuz 30 Aralık 1516'da Kudüs'e, 2 Ocak 1517'de Gazze'ye girdi. Mercidabık Savaşı'ndan sonra Mısır'ın başına Tumanbay geçti. Tumanbay Osmanlı hakimiyetini kabul etmediği gibi, barış teklifi için gelen Osmanlı elçisini öldürmüş ve Venedikliler'den top ve silah alarak Ridaniye'de kuvvetli bir savunma hattı kurmuştu.

Yavuz Sultan Selim, ordusuyla birlikte, ilkçağdan beri hiçbir komutanın cebren geçemediği Sina Çölü'nü 13 günde geçerek, Ridaniye'de Mısır Ordusu ile karşılaştı.

Mısır Ordusu'na, El-Mukaddam Dağı'nın etrafını dolaşarak güneyden saldıran Yavuz Sultan Selim, bu manevra sayesinde Mısır ordusunun yönleri sabit olan toplarını etkisiz hale getirdi. 22 Ocak 1517'de Ridaniye Zaferi kazanıldı. Bu zaferle birlikte Memlük Devleti tarihe karıştı.


İLK HALİFE YAVUZ SULTAN SELİM


24 Ocak 1517'de Kahire alındı. 4 Şubat 1517'de Yavuz büyük bir törenle Kahire'ye girdi ve Mısır Memlükleri'ne bağlı Abbasi halifeliğine son verdi. Yakalanan Tumanbay idam edildi.

Mısır Seferi sonunda Suriye, Filistin ve Mısır Osmanlı hakimiyetine girdi. Ayrıca Hicaz ve yöresi de Osmanlı topraklarına katıldı. Doğu ticaret yolları tamamen Osmanlıların eline geçti. Elde edilen ganimetler ve alınan vergilerle Osmanlı Hazinesi doldu.

6 Temmuz 1517'de Emanet-i Mukaddese (Mukaddes Emanetler) denilen ve aralarında Hz.Muhammed'in (S.A.V) hırkası, dişi, sancağı ve kılıcı da bulunan eşyaları, Hicaz'dan Yavuz Sultan Selim'e gönderildi. 29 Ağustos 1516'da Hilafet Abbasi soyundan Osmanlı Soyuna geçti.

Yavuz Sultan Selim, Ayasofya Camii'nde yapılan bir törenle, son Abbasi halifesi Üçüncü Mütevekkil'den (kendi deyimiyle Hadim-i Haremeyn-i Şerifeyn) Haremeyn-i Şerifeyn, yani Mekke ve Medine'nin hizmetkarı ünvanını devraldı ve böylece bütün Müslümanlar'ın dini ve siyasi lideri oldu.

Rivayete göre, Üçüncü Mütevekkil kürsüye çıkıp, Halifeliği Osmanlı Padişahı Sultan Selim Han'a devrettiğini açıkladı. Sırtındaki cübbeyi Yavuz'a elleriyle giydirdi. Halifelik nişanlarından sayılan kılıcı elleriyle Yavuz'un beline bağladı. Yavuz Sultan Selim, o andan itibaren Müslümanlar'ın dini ve dünyevi lideri oldu. Artık yalnız padişah olarak değil, "halife" olarak da anılacaktı ve ondan sonra gelen tüm padişahlar da aynı zamanda halife olacaklardı.

Yavuz Sultan Selim, tahtı devraldığında 2.375.000 km.kare olan Osmanlı topraklarını sekiz yıl gibi kısa bir sürede 6.557.000 km.kareye çıkarmayı başardı. Devletin gelişmesi için de bir çok faaliyeti oldu. Çok düzenli çalışan bir casus teşkilatı vardı. Bu sayede ülke içinden ve dışından istediği bilgileri alan Yavuz Sultan Selim'in adam seçiminde büyük bir isabet yeteneği vardı.
avatar
ecir
Üye
Üye

Kadın
Mesaj Sayısı : 196
Yaş : 43
sanal hayvan :
ruh hali :
Kayıt tarihi : 18/02/09

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

kalp Geri: Padişahlar

Mesaj tarafından ecir Bir Paz Mart 29, 2009 1:50 am

MİMARİ ESERLER


Yavuz Sultan Selim, dedesi Fatih Sultan Mehmed zamanında yapılan Haliç Tersanesi'ni kapasite olarak arttırdı.

Medreselerin yanında, sosyal ve ticari alanda hizmet verecek birçok bina inşa ettirdi.
Hayatı yoğun savaşlarla geçen Yavuz Sultan Selim,
Diyarbakır Fatih Paşa Elbistan Ulu Camii,
Şam Salihiye'de Muhyiddini Arabi'ye Camii,
İmaret ve Türbesi gibi hayır eserleri de yaptırmaya fırsat bulmuştur.

Ayrıca temelini attırdığı İstanbul Sultan Selim Camii'ni bitirmeye ömrü yetmemiş, bu eser oğlu Kanuni Sultan Süleyman tarafından tamamlanmıştır.


Mısır seferinden dönerken Yavuz Sultan Selim, Konya dolaylarında mola verir. Bu sırada korkunç bir kasırga çıkar. Herkes yerden kalkan tozların döne döne göğe yükselişini hayretle izler. Padişah, bu durumu, çok değer verdiği büyük alim Ali Kemal Paşa'ya sorar: "Bu neyin nesi hocam?"
Hoca şu cevabı verir: "Burası bildiğiniz gibi Mevlana'nın şehridir efendim. Taşı toprağı Mevlevidir. İşte böyle, gördüğünüz gibi durmadan dönerler. "



Osmanlı padişahlarından bazıları gibi Yavuz'da yapacağı sefer hazırlıklarını gizli tutarmış. İşte böylesine bir sefer hazırlığı esnasında vezirlerinden biri ısrarla padişaha seferin nereye yapılacağını sorunca Yavuz şöyle demiş: "Sen sır saklamasını bilir misin?" Vezir, sorduğu soruya cevap alacağı ümidiyle: "Evet hünkarım, bilirim" der. Yavuz'da: "Ben de bilirim" demiştir.


YAVUZ SULTAN SELİM


Yavuz Sultan Selim, Osmanlı İmparatorlarının en büyüklerinden biridir. O, büyük bir şair, kuvvetli bir kumandan ve yüksek bir devlet adımı idi. Yavuz Selim, İkinci Bayezidin oğludur. Diğer kardeşleri Korkut, Ahmet, Mahmut, Alim Şah, Şehinşahtır. Annesi Gülbahar Hatundur.

Yavuz Selim 1467 tarihinde Amasyada doğdu. Annesi Şehzade Selimi çok iyi yetiştirdi. Devrinin en yüksek hocalarından Halim Çelebiden ders aldı. Ağabeylerinden, daha üstün bir zekaya ve kuvvetli bir iradeye sahipti. Büyük bir devlet adımı olmak için bütün vasıfları haizdi. Edebiyata fazlasıyla meraklı idi. Biri Türkçe, diğeri Farsça iki Divânı vardır. Vezirlerinin boynunu hiç tereddütsüz vurdurabilen bu cengaver, aşık olunca: Canımı ateş-i aşk istila etti bu sûzişte , Gözyaşımdan başka serpilecek su yoktur. Diye ağlayabilecek kadar hassas bir ruha sahipti.

O, korkunç bir cihangirdi. Bir gün şöyle söylemişti: Bana cihanda yalnız vatan aşkı kafidir. Çoştukça, Selim bugün askerlik aşkının padişahıdır, Ne hanlıkta mukayyeddir, ne de Hakana muhtaçtır. Deyip dünya haritasını önüne alıyor:
Bu dünya bir padişaha azdır! Diye üzülüyordu.

Yavuz Selim hakikaten yiğit bir insandı. İri vücutlu, şahin bakışlı, pala bıyıklı, bir erkek güzeli idi. Sakalını tıraş ettirir, bir kulağına da küpe takardı. Sade giyinmeyi sever, basit yemekler yerdi. Süslenmeyi hiç sevmezdi. Eşi Hafize Ayşe Sultan, oğlu Süleymana süslü bir elbise giydirmişti. Oğlunu süsler içinde gören Yavuz Selim:
Sen böyle süslenirsen, Hatunlar ne giyecek? Demişti. Buna rağmen pek sertti. Vezirlerin kusurunu gördüğü zaman affetmez, derhal başını vurdururdu. Halk ona kahramanlığından, sertliğinden dolayı Yavuz demişti.

Babası İkinci Bayezid, oğlu Şehzade Selimi Trabzona vali tayin etmişti. O, burada devlet işleriyle meşgul olurken bir yandan da şiir yazıyordu; bir de sanata sahipti. Trabzonda Süleyman adlı bir oğlu dünyaya geldi.

Yavuz Selim, Trabzonda vali iken memleketinin durumunu inceden inceye tetkik ediyordu. İrandan gelen Şii kuvvetleri Anadolu içlerine doğru akın ediyorlardı. Buna fazlasıyla üzülüyordu. Babası iyice ihtiyarlamış olduğundan, Fatih devrinin muazzam zaferleri görünmüyordu. Memleketi idare edecek büyük vezirler de yoktu. Bu halden müteessir olan Yavuz Selim, babasına şöyle bir mektup yazdı:

Devlet işlerini başarmanın kolay bir iş olmadığı şüphesizdir. Bendelerine kalırsa, iş başına getirilecek kimselerin devlet adamlarından birine mensup olması maksada vefa etmez. Bu gibilerin belki biraz sadakatinden istifade edilebilir. Memleketimizin her köşesinde ilim ve ahlakıyla tanınmış birçok kimseler vardır. O cümleden olmak üzere bu taraftaki kullarınızdan bazılarını uzun zaman denedim. Kendilerine az çok kabiliyet gördüm. Bunlar biraz daha yetiştirilecek olursa kendilerinden istifade olunur. Bu maksatla kendilerini takdime cüret ediyorum.

İlim ile ahlakı, en üstün vasıf olarak görmüştü. Babası artık devleti iyi idare edemiyordu. İstanbulda bir takım ulema Şehzade Ahmeti tahta çıkarmaya teşebbüs ettiler. Bunu duyan Yavuz Selim, kuvvetleriyle Rumeline geçerek babasının kuvvetleriyle çarpıştı.

Sonuçta kendi gücüyle 1512 tarihinde dokuzuncu padişah olarak tahta çıktı.
Yavuz Selim, padişah olunca iki siyasetin gerçekleştirilmesine çalıştı. Birisi doğu siyaseti; İranda Şii Safevî Devletini ortadan kaldırmak, Orta Asyaya bir kapı açmaktı. Diğeri ise; Kuzey siyaseti ile Mısırı elde ederek Hint ticaret yollarına sahip olmaktı. Aynı zamanda Halifeliği Araplardan alarak üç yüz milyon Müslümanın Halifesi sıfatını kazanmaktı. Yavuz Selim, bu emellerini yerine getirebilecek bir kudrette yaratılmıştı. Ordusu onu çok seviyordu. O da büyük kuvvetlere kumanda etmek iktidarına sahipti.

Yavuz Selim tahta çıktığı sıralarda Safevî tahtında bulunan Şah İsmail hiç rahat durmuyor, Anadoluya akınlarda bulunuyordu. Yavuz, İrandaki Şiilere bir ders vermeğe karar verdi. Yavuz Selim, Edirnede bir divan kurarak İranlılara harp etti.

Ordusu 19 Mart 1514 tarihinde Edirneden hareket ederek, Anadolu yakasına geçti. Derhal Anadolu Beylerbeyi Sinan Paşa orduya katıldı. Sadrazam Dukakin zade Ahmet Paşa, öncü olarak ileri harekete geçti. Bütün kuvvetlerinin adedi 180,000 kişi idi. Ordu, Erzincan taraflarına gelince, Yavuz Selim, Şah İsmaile bir mektup göndererek, şunları yazdı:
Fitneler çıkardınız, İslam büyüklerine küfürler ediyorsunuz, bunun cezası katildir, üzerinize geliyorum, işgal ettiğiniz Osmanlı memleketlerini geri veriniz.

Buna karşı şah İsmail de bir mektup yazdı. Hakaret olsun diye de içi afyon dolu bir kase gönderdi. Yavuz da ona bir aba, bir asa, bir de külah yolladı. Askerin yolu uzun olduğundan çok güçlük çekiyorlar, hem de erzak sıkıntısına uğruyorlardı. Bu hali Yavuza söyleyen Hemdem Paşayı, padişah derhal idam ettirdi. Fakat askerde isyan emareleri göründü. Yeniçeriler tabanları yarılmış, çarıklarını mızraklarının ucuna takarak, Yavuzun çadırının etrafını sardılar. Çadıra da bir silah attıktan sonra, hep bir ağızdan:
İstemezük, istemezük!... Diye bağırmaya başladılar. Bu hali giren Yavuz, çadırdan fırlayıp atına atlayarak askerlerine gözünü dikti ve onlara ateşli bir hitapta bulundu:

Ey asker kıyafetli korkaklar; çoluğunu, çocuğunu, karısının kucağını muharebeye tercih edenleriniz varsa geri dönsünler!... Ben buraya geri dönmek için gelmedim. Bu meşakkatlerin çekileceğini tahta çıktığım zaman söylemiştim. Şimdi niçin itaat etmiyorsunuz? Siz harbe girmezseniz, ben yalnız başıma girerim!.."

Bu hitap karşısında asker heyecana gelerek yoluna devam etti. Ordu, 22 Ağustos 1514te Çaldıran Ovasına geldi. Yavuz, Şah İsmaile bir kadın elbisesi gönderdi. İran ordusu 120,000 kişi idi. Kısa bir zaman sonra Çaldıran Ovasında çarpışma başladı.
Neticede Şah İsmailin ordusu bozuldu. Kendisi harp meydanından kaçtı. Türk ordusu muzaffer olarak Tebrize girdi. Şah İsmailin meşhur incili tahtı da Türklere geçti.

Yavuzun Çaldıran zaferinden sonra en büyük savaşı Ehramlar muzafferiyetidir. Bu harbi de Mısır Kölemenlerinin hükümdarı Cansu Gavri, Toman Bey ile yaptı. Yavuzun kuvvetleri Mısır Kölemenleriyle 24 Ağustos 1516da Mercidabıkta karşılaştı. Bu kuvvetleri perişan ederek, Suriye ülkesini fethetti. Bundan sonra da Yavuz Gazze zaferiyle Filistini fethederek, Sina Çölünü aştı, Kahireye geldi. Toman Beyin kuvvetlerini de, 22 Ocak 1517de Ehramlar önünde perişan etti. Mısır ülkesi de Türk ülkeleri arasına girdi. Bu savaşta Kölemenler Yavuz Selim diye Sinan Paşayı öldürdüler. Bunu duyan Yavuz Selim:
Heyhat Mısırı zaptettik, fakat koca Sinanı kaybettik!... dedi.

Son Abbasi Halifesi Mütevekkil AlALLAH, Hazreti Peygamberin mübarek emanetleriyle Halifeliği, Yavuz Selime teslim etti. Bundan sonra Osmanlı padişahları tebaasının hükümdarı ve aynı zamanda bütün Müslümanların Halifesi oldu.

Yavuz Selim, Nil nehri kenarında gezinirken suya düştü, fakat derhal kurtardılar. Her zaman yanında bulunan büyük Türk alimi İbn-i Kemale askerlerin halini sordu. O da, askerlerin çadırlarında şu türküyü söylemekte olduklarını bildirdi:
Nemiz kaldı bizim mülk-i Arabda
Nice biz dururuz Şam ü Halebde
Cihan halkı kamu iş-ü tarâbda
Gidelim biz dahi Rum illerine...

Bunun üzerine Yavuz:

Git Vezire söyle! Sabah orduyu kaldırsın! Diye emir verdi. Yavuz Selim, Mısırda yedi ay üç gün kaldıktan sonra yola çıktı. Yavuz Selim, Mısırdan 1000 deve yükü altın ve gümüş para ile İstanbula geldi. Yolda İbn-i Kemalin atının ayağından bir çamur parçası Yavuzun giydiği feraceye değdi. İbn-i Kemal sapsarı kesildi. Fakat Yavuz Selim:

Bu cübbeyi alın, böylece hazinemde saklansın; alimlerin atlarının ayaklarından sıçrayan çamur bizim makbulümüzdür. Demek suretiyle ilim adamlarına olan saygısını belirtmişti.

Yavuz Selim, sadrazamlığa Pir Mehmet Paşayı getirdikten sonra Macaristana bir sefer yapmak üzere ordusu ile yola çıktı. Fakat Çorlu ile Uğraş nahiyesi arasındaki Sirt köyünde hastalandı.

Sırtında çıkan Sirpençe büyümüştü. Ağırlaşınca eline bir Kuran-ı Kerim aldı; Yasin suresini okuyarak, 1520 tarihinde 53 yaşında bu cihangir, dünya evini terk etti.

Dokuz yıllık, debdebe içinde zaferlerle dolu olan hayatı sona erdiği zaman, dünya tarihi en büyük hükümdarlarından birini kaybediyordu.
avatar
ecir
Üye
Üye

Kadın
Mesaj Sayısı : 196
Yaş : 43
sanal hayvan :
ruh hali :
Kayıt tarihi : 18/02/09

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

kalp Geri: Padişahlar

Mesaj tarafından ecir Bir Paz Mart 29, 2009 1:52 am

Yavuz ve Oğlu

Yavuz Sultan Selim, sadeliği sever ve sade giyinirdi. İhtişam ve debdebeden hoşlanmazdı. Kendisi için lüks şeyler yapılmasını istemezdi. Sarayında eski geleneklerin ve hasletlerin devamını isterdi.

Sirkeci ile Sarayburnu arasında sahile yakın bir yerde kendisi için sade ve basit bir köşk yapılmasını emretmi şti. Yavuz bir gün bu köşkü ziyaret ederken, iradesi hilafına mükellef (külfetli) bir köşk yapıldığını görünce canı sıkıldı. Hazine defterdarı Abdüsselam Bey'i azarladı:

- Ben sana bu kadar akçe sarfına ruhsat vermemiştim. Bir muhtasarca gölgelik yapılmasını emretmiştim. Bu ne ola?

Abdüsselam Bey zor duruma düştüğünü, Yavuz'un kaşlarının çatıldığını görünce titremeye başladı. Canını kurtarmak için:

- Padişahım! Ben bu köşkü helal malımdan hünkârım için hediye olarak yaptırdım. Arz ve kabulünü istirham eylerim, dedi.

Yavuz Selim asabiyetiyle meşhurdu. Yapacağı işleri uzun düşünür, kat'i kararını verdikten sonra tatbik sahasına kor ve artık itiraza tahammül edemezdi. Bununla beraber makul gördüğü sözleri de reddetmez, kabul ederdi.

Yavuz Sultan Selim inceleme ve araştırmayı sevdiği gibi, hayır ve hasenatı da pek severdi. Fakat muazzam inşaat ve muhteşem yapılarla uğraşmaya ne hâli ne de zamanı müsaitti. Hatta kendi camiinin bile yalnız temellerini attırabilmiş, ikmaline imkan bulamamıştı.

Bir gün Kubbealtı'nda Divan kurulmuştu. Emektar eski vezirler, ocak ağaları, cümle ulema, defterdarlar ve nişancı efendiler huzur-ı hümayünde toplanmış, konuşuyorlardı. Bir ara şehzade Sultan Süleyman'ın Divan'a gelmesi için Harem'e haber salındı. Kanunî babası gibi değildi, ziynet ve ihtişamı severdi. Giyindi kuşandı, sırtında atlas ve kürk olduğu halde huzura girdi. Mutad selamını verip babasının vereceği iradeyi bekledi. Yavuz oğlunu şöyle bir süzdü:

- Süleyman, anan ne giysin? dedi.

Vekiller, vezirler önlerine bakıyorlardı. Bu hadiseden sonra bir daha ihtişam içinde Divan'da hazır ve nazır olmadılar.

A. Ragıp Akyavaş, Üstad-ı Hayat (Ankara 2005), 1/241.



GAM İLE YOĞRULMUŞ

Yavuz Sultan Selim Han, bir gün nasıl olduysa gönül ehli biri olan şair Hikmet’i yanlışlıkla üzüp, yanından uzaklaştırmış. Şair Hikmet diyar diyar dolaşıp yerleşecek yer aradıktan sonra, nihayet Van müftüsünün yanında kâtip olarak çalışmaya başlamış.
Aradan zaman geçtikten sonra, Sultan Selim Han şair Hikmet’i tekrar yanına istemiş. Ama ne çare ki şairin izini, yurdunu bilen yokmuş. Sultan düşünmüş, taşınmış ve aklına bir fikir gelmiş. Demiş ki: “Ben bir mısra yazayım ve bir yarışma düzenlensin. Benim mısramı beyte tamamlayan ve en güzel mısray yazana mükâfat vereceğim ilan edilsin. Şair Hikmet de dayanamayıp katılacaktır. O vakit, onu üslûbundan tanırım.” Ardından şu msrâyı yazmış:
”Bütün dünya benim olsa gamım gitmez nedendir bu?”

Hemen tellallar çıkartılmış ve Devlet-i Al-i Osman’ın her köşesinde Sultan’ın başlattığı yarışma ilan edilmiş. Tabii katılan çok olmuş. Her eli kalem tutan, Sultan’ın mısrasına bir mısra katıp saraya göndermiş. Fakat padişah hiçbirisini kabul etmiyor, “aradığım bu değil” diyormuş.

Van müftüsü bu hali işitince, “şansımı bir de ben deneyeyim, nasipse olur” demiş ve kağıda kaleme sarılmış. Kendince bir şeyler yazdıktan sonra bir de kâtibine göstermiş. Şair Hikmet de, “şurası şöyle olsa nasıl olur? Şurasını da şöyle değiştirseniz güzel olmaz mı?” derken ortaya aşağıdaki mısra çıkmış:

”Çün ezelden gam ile bina olunmuş bedendir bu.”

Padişah, Van müftüsünden gelen beyti okuyunca, “tamam” demiş; “işte aradığımı buldum. Hemen haber salın bu mısranın şairine, saraya gelsin.”

Müftü büyük bir heyecanla gelmiş saraya. Padişahla bizzat görüşmek üzere huzura alınmış. Padişah aradığını bulmuş olmanın rahatlığıyla: “Bak müftü efendi. Bu mısra ile mükâfatı hakettin. Lakin, eğer ben üslûptan şu kadar anlıyorsam, bu mısranın şairi sen değilsin.” demiş. Müftü efendi hiç uzun etmemiş. “Doğrudur hünkârım” demiş.

- Kimdir o halde?

- Kâtibimdir.

- İsmi nedir kâtibinin?

- Hikmet...

- Doğru, Hikmet’dir. Elhamdülillâh, çağırın gelsin öyleyse.

Kahramanlıklarıyla yad edilen Yavuz Sultan Selim’den, bize de yadigâr kalmış bu beyit:

Bütün dünya benim olsa gamım gitmez nedendir bu?
Çün ezelden gam ile bina olunmuş bedendir bu.
avatar
ecir
Üye
Üye

Kadın
Mesaj Sayısı : 196
Yaş : 43
sanal hayvan :
ruh hali :
Kayıt tarihi : 18/02/09

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

kalp Geri: Padişahlar

Mesaj tarafından ecir Bir Paz Mart 29, 2009 1:54 am

Çok güçlü bir hafızaya sahip olduğu, duyduğunu bir seferde ezberleyebildiği rivayet edilir..

"Yavuz sultan selim han zamanında bir şâir yeni yazdığı şiirini pek beğenmiş ve sultana okumak dilemiş. Tabii o zamanlar gerçek sanatkâra çok kıymet verildiği için, kısa zamanda huzura kabul edilmiş. Selim Han'ın yanında hasan can ve diğer vezirler de varmış. Şâir zât, heyecandan sesi titreyerek şiirini okumuş bitirmiş, sonra da pâdişaha bakmış. Yavuz Selim han hiç tereddüt etmeden :

- "Ama ben bu şiiri biliyorum." deyince, adamcağız şaşırmış;

- "Nasıl olur efendim, bu şiiri ben yazdım ve ilk defâ burada okuyorum."

Pâdişah;

- "İstersen bir de ben okuyayım" demiş

- "Siz bilirsiniz."

Selim Han Hazretleri gerçekten teklemeksizin adamın az evvel okuduğu şiirin aynısını okumuş.

"Nasıl oluyor anlayamıyorum efendim. Ama bu şiiri gerçekten ben yazdım"
diye kendini savunmaya çalışmış. Pâdişah'ın duyduğunu bir seferde ezberlediğini söylemişler. Böylece şâir de rahatlamış.




DERDİ OLAN NEYLESİN?

Yavuz Sultan Selim Han, Mısır'ı fethettiğinde bir süre orada kalır. Bu sırada kaldığı otağda görevli Mısırlı bir hizmetçi kız vardır ki, Selim Han sabah çıkınca, gelir, akşama kadar çadırı temizleyip yemekleri hazırlayıp gider… Akşam olunca da Yavuz Selim Han çadırına döner...
Bu kız sultanı görür görmez âşık olur. Lâkin platonik bir aşktır bu!.. Zira bir tarafta koskoca Cihan Padişahı, diğer tarafta basit bir hizmetçi... Ama gönül ferman dinlemiyor ki…
Kızın aşkı dayanılmaz seviyeye ulaşıp da kalbine sığmaz hale gelince, ne yapacağını bilemez halde Padişaha açılmaya karar verir. Yalnız aradaki uçurumu düşününce koca sultanın karşısına çıkma cesaretini kendinde bulamaz. Düşünür, taşınır ve bir yazıyla ilân-ı aşk etmeyi planlar. Bir not yazarak Selim Hanın yatağına bırakır. Notta sadece üç kelime yazılıdır: "Derdi olan neylesin?"
Akşam gelince notu gören Selim Han, bunun, çadırını süpüren hizmetçi kıza ait olduğunu anlar. Dünyayı sallayan sultan, bu kızcağızın temiz sevgisine saygı duyar ve kâğıdın arkasına cevabını yazar: "Derdi neyse söylesin."
Kâğıdı aynı yere bırakır. Sabah olunca da çıkıp gider. Kız temizlik için çadıra geldiğinde kaparcasına kâğıdı alıp heyecanla okur. Sultanın cevabından cesaretlenir ve kâğıdı çevirip önceki notunun altına şu cümleyi ekler: "Korkuyorsa neylesin?"
BÖYLESİ BİR AŞK NASIL SÖYLENİR…
Akşam olur. Halife çadıra döner. Kâğıdı okur ve cevabı yazar: "Hiç korkmasın söylesin!"
Sabah bu cevabı okuyan kız artık kararını vermiştir! Aşkını o akşam halifeye söyleyecektir. O gün temizliği bitirdiği halde gitmeyip beklemeye başlar...
Yavuz Sultan Selim Han akşam çadıra dönünce kız hemen ayağa kalkar. Selim Han "Buyurunuz, sizi dinliyorum" deyince, kız bütün cesaretini toplamaya çalışırken, titreyen ellerini gizlemek için elleriyle dirseklerini tutarak kollarını kavuşturur. Heyecandan kalbi yerinden fırlarcasına atarken, titrek ve mahcup bir sesle "Efendim..." der. "Köleniz..." ve cümlesini tamamlayamadan" "? diye feryad ederek yığılıp kalır ve ruhunu teslim eder. Selim Han da çok hislenmiştir. Gözyaşlarını silerek etrafındakilere şöyle der:
- Gerçek aşkı şu kızcağızdan öğrenin. Zira âşık, mâşukunun yolunda olur ve o yolda ölür...

ALINTI
avatar
ecir
Üye
Üye

Kadın
Mesaj Sayısı : 196
Yaş : 43
sanal hayvan :
ruh hali :
Kayıt tarihi : 18/02/09

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Sayfa başına dön


 
Bu forumun müsaadesi var:
Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz